“Zade” Değil “Oğul”

“Bin Temel Eser” arasında dili, günümüzün Türkçe’sine çevrilerek tarafımdan hazırlanan “Aşıkpaşaoğlu Tarihi” için yazılan bir tenkit cidden canımı sıktı, Bir ilim ve ihtisas konusu olan böyle bir yazıyı, hiç bir şey bilmeden yazan bir insana cevap vermek mecburiyeti elbette ki can sılacı olacaktı. “Tercüman” gibi çok satışlı ve ciddi bir gazetede çıkması dolayısıyla cevap vermek lüzûmunu duyduğum yazıdaki iddialar şöyle:

Bu eserin müellifi “Âşıkpaşazade” olduğu hâlde ben “Aşıkpaşaoğlu” demişim. Sebebi “zade” kelimesinin kafatası ölçülerini beğenmeyişim imiş. Yani burada ırkçılık yapmışım.

“Oğul” kelimesi “zade”nin yerini tutamazmış. Çünkü “zade” o soya dahil erkek mânâsına da gelirmiş. Bu sebeple “Aşıkpaşaoğlu” denirse bu zatın “Âşık Paşa”nın oğlu olduğu mânâsı çıkarmış.

“Zade’yi “oğul” yapınca Türkçe olmayan “Aşık” yerine “tutkun”; “paşa” yerine “orbay”; “tarih” yerine “gecikbilim” demek mantıkî olurmuş. Hatta o zaman “Fuzûlî”ye “gereksiz, “Nâbi”yû “yok yok” talan demek gerekirmiş.

Âşıkpaşazade’ye “Aşıkpaşaoğlu” demek benim bir anlık kaprisim neticesi imiş. Halbuki en aşırı dil özleştirmecileri bile şimdiye kadar özel isimlere dokunmak cüretini gösterememiş.

Haydi, ben böyle büyük bir hatâ işlemişim; ya “Bin Temel Eser”i kontrol edenler arasında bunu gören kimse neden çıkmamış?

***

Kemâl Ayaldı’nın (yani tenkit sahibinin) Türkoloji alanında hiçbir şey bilmediği, bu yasayı gelişigüzel sırf boy göstermek için yazdığı her satırından belli oluyor. Bilhassa böyle bir yazıda bulunması gereken ciddiyetten mahrum oluşu, Aşıkpaşaoğlu yerine Tutkunorbayoğlu demek gerekir kabilinden şaklabanlıklar etmesi ele almak istediği konunun vakarına tezat teşkil ediyor. Şimdi, ona bazı şeyler öğretmek için aşağıdaki satırları yazıyorum:

A) Oğul ve zade kelimeleri Türkçe ve Farsça’da aynı mânâya gelmekle beraber Türkçe’de, zade kelimesi zamanla biraz değişik bir mânâ almış, “zadelik” de bir asalet tevehhüm edilmiştir. Nitekim “zade”nin çoğulu olan “zadegan” tamamıyla asilzadeler ve asil sınıf anlamında kullanılmıştır.

Keza “oğul” kelimesi, kendisinden önce gelen kelimeyle bitiştiği zaman soyadı, ayrı yazıldığı zaman evlât mânâsını taşımaktadır. Aydınoğlu Umur Bey, Aydınoğlu ailesinden Umur Bey demektir. Askerlikte kullanılan Dursun oğlu Mehmet ise Dursun adındaki adamın oğlu Mehmet mânasına gelir.

Ortaçağ ve Yeniçağ Türkleri arasında, zamanlarına mahsus bir aşağılık kompleksi ile gerek sahipleri, gerekse başkaları tarafından değiştirilip zadeli soyadı haline getirilen aile isimleri bu kaideyi bozmaz.

B) “Bin Temel Eser” arasında tarihini yayınlamadığım müellife Aşıkpaşaoğlu diyen ilk yazar ben değilim, Hicrî 1008’de ölen tanınmış Şeyhülislâm ve tarihçi Hoca Sadeddin bu tarihçiden “Aşıkpaşaoğlu” diye bahsetmiş (Tâcüttevârih, 1.365), 1068’de ölen Solakoğlu Mehmet Hemdemî Çelebi de kendi tarihinin 170’inci sayfasında yine Aşıkpaşaoğlu adını kullanmıştır. Tabiî, bütün kültürü gündelik gazete haberlerine dayanan Ayaldı’nın bunlardan haberi olmadığı için, kim bilir hangi art düşüncelerin tesiriyle çirkin ve gülünç hücumunu yapmaktan çekinmemiştir.

Oğlu ve zade meselesi bu kadar da değildir. Yavuz ve Kanunî çağlarının iki büyük devlet adamı olup Celâlzade diye anılan Mustafa ve Salih kardeşlerin de aslında “Celâloğlu” diye adlandığı, büyük kardeş olan Koca Nişancı Mustafa Çelebi’nin mezar taşındaki yazıyla ortaya çıkmaktadır. Koca Nişancı, mezar taşında “Celâloğlu” diye anılmaktır. (Belleten, 87. sayı, 399, sayfa)

Kemalpaşazade veya İbni Kemal diye tanınan Türk bilgininin doğru soyadı ise “Kemalpaşaoğlu”dur. Üniversite Kütüphanesi’ndeki “Türkçe Yazmalar arasında bulunan 1942 numaralı divanının başında, tezhip içinde “Divân-ı Kemalpaşaoğlu” yazılmış bulunduğu gibi Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’ndeki 884 numaralı Sadrüşşerîa’nın “Vikaye Şerhi”nde, metin dışında ve 225 numaralı yaprağın B yüzünde:

“Ekabir-i ulemâdan Kemalpaşaoğlu Hazreti..” ibaresi vardır.

Son çağ vakanüvislerinden Cevdet Paşa, Rumeli Valisi Hüseyin Paşa için meşhur tarihinin bir yerinde (XI, 47) “Kavanoszade Hüseyin Paşa” dediği halde, biraz aşağıda (XI, 59) “Kavanosoğlu Hüseyin Paşa” demiştir. Demek ki ikisi de birdir.

“Osmanlı Müellifleri” sahibi Bursalı Tahir Bey bu hususta daha da ileri gitmektedir. Osmanlı tarihçilerinden olup 1208’de ölen Cizyedarzade Bahaaddin Ahmet Efendi’yi “Haraççıoğlu” olarak göstermektedir (Osmanlı Müellifleri III, 30). Her ne kadar haraç kelimesi de aslında Arapça ise de cizye gibi bilinmedik bir söz olmayıp halka kadar inmiş olduğundan Türkçeleşmiş olmakla müellif bunu almakta tereddüt göstermemiştir.

Görülüyor ki “oğlu-zade” meselesi benim icâdım değildir. Eskilerin çoğu bunu asıl şekliyle yazmış, bir kısmı ise Arapça ve Farsça’yı Türkçe’den üstün görmenin verdiği gafletle “zade”yi tercih etmiş bununla değerlendikleri kuruntusuna kapılmıştır.

Türklerde soyadının daima “oğlu” ile kullanıldığı hanedan isimleriyle de sabittir; Osmanoğlu, Karamanoğlu, Aydınoğlu, Çengizoğlu gibi… “Oğlu” ile biten soyadları ailenin yalnız erkekleri için değil, kadınları için de kullanılır. Bugün Türkiye’de yaşayan Osmanlı prensesleri “Osmanoğlu” soyadını kullanmaktadır. Hatta bunlardan biri, Sultan Hamit’in kızlarından merhum Ayşe Sultan’ın 1960 yılında “Güven Basım ve Yayınevi” tarafından basılan “Babam Abdülhamit” adlı kitabındaki imzası “Ayşe Osmanoğlu”dur.

Sırası gelmişken Kemâl Ayaldı’ya bir şey daha öğreteyim: “Oğul” kelimesi bugün her ne kadar erkek evlât mânâsında kullanılıyorsa da aslında bu kelime sadece evlât demek olup Orkun yazıtlarından öylece geçmekte ve “Urı oğul”(= erkek evlât), “kız oğul” (= kız evlât) şeklînde kullanılmaktadır. Hatta bugün bile kullanılan “kız oğlan kız” deyiminde Orkun yazıtlarındaki dilin izleri gözükmektedir. Bilmem, Bay Kemâl Ayaldı’nın Orkun yazıtlarından haberi var mı ?

Yukarıdaki açıklamalardan sonra ortaya şu gerçek çıkmaktadır: Ben “zade’yi “oğul” yapmış değil, “zade” şekline haksız ve zoraki olarak sokulmuş bulunan “oğul”u asliyetine irca etmişimdir. Yani burada Kemâl Ayaldızade’nin ürktüğü kafatasçılık yoktur ve kaç defa söylediğimiz, anlaşılan daha pek çok kere tekrarlayacağımız gibi Türkiye’de bir tek kafatasçı vardır: O da Atatürk’tür.

Kemâl Ayaldi, “zade”yi “oğul” yaptıktan sonra, Türkçe olmadıkları için “âşık”, “paşa” ve “tarih” kelimelerinin de Türkçeleştirilmesi gerektiğini söyleyerek bu kelimelere Türkçe (!) karşılıklar buluyor, “âşık” yerine “tutkun”, “paşa” yerine “orbay”, “tarih” yerine de “gecikbilim” diyerek “Aşıkpaşaoğlu Tarihî” yerine “Tutkunorbay Gecik Bilimi” demek gerektiğini ileri sürüyor. Maksat ciddi olarak bir fikri tartışmaksa bu türlü maskaralıklara lüzum yoktu. Çünkü ben ne son yılların ortaya döktüğü, çoğu solcu olan özleştiricilerdenim, ne de sınırımı aşarak bildiklerim dışında nazariye ileri süren iddialı bir insanım. Eski bir tarihçinin Arapçılık-Acemcilik kompleksiyle değiştirilmiş soyadını orijinal Türk şekliyle söylemekten ve bunu söylerken benden öncekilere istinat etmekten başka bir şey yapmadım. Sovyetlerde yaşayan Türklerin soyadları yıllardan ve hatta asırlardan beri Rusça bir takı olan “ef, yet, of ” ile söyleniyor diye onları “oğlu” şekline sokmak nasıl bir suç veya ilmî yanlış sayılmazsa Arapça “İbn” veya Farsça “zade” ile söylenen soyadlarını Türkçeleştirmek de kusur değil, aksine millî bir hizmettir.

Son yılların Azerbaycanlı müelliflerden, Ağaoğlu Ahmetle, Başkurt tarihçi Zeki Velidi’nin Rusya’da iken soyadları “Agayef” ve “Velidof” idi. Bağımsız devletlerinin toprağına gelip de Ağaoğlu ve Velidî olmakla, bugün ikisi de ölmüş bulunan bu Türkler kötü mü yaptılar? Beynelmilel güreş karşılaşmalarında Rus ve Bulgar takımlarında bulunan Aliyefler, Mehmetoflar böylece anılıyor diye onların Alioğlu veya Mehmetoğlu olduğu hakikati ortadan kalkar mı ?

Bay Kemâl Ayaldı, şimdiye kadar en aşırı özleştirmecilerin bile özel isimlere dokunmadığını, benim bunu da yaptığımı iddia ediyor. Bu da yalan. Tartışma konusu olan müverrihin adı “Ahmet”tir. Değiştirmiş değilim. Soyadındaki sahte “zade”yi doğrusu olan “oğlu” şekline, daha öncekilere uyarak, irca ettim. Türkiye’de özel isim değiştiren tek kişi Atatürk’tür: Adana mebusu Zamir Bey’in adını “Damar”, Kâzım Özalp’in oğlu İlterin adını da Teoman yapmıştır.

Şimdi bu tenkidi yapan Ayaldı’nın kültür seviyesini göstermek için bazı örnekler vereceğim:

1) Kemâl Ayaldı, tenkidinin başında diyor ki “Eserin düzenleyicisi tarafından sahibine mahlas değiştirilmiş ve Âşıkpaşaoğlu Tarihi oluvermiş.”

Bu ibareden anlaşıldığına göre Kemâl Ayaldı “mahlâs”ın ne demek olduğunu bilmiyor. Haydi bir zahmete daha katlanıp kendisine onu da öğretelim: “Mahlas” şairlerin şiirde kullandığı takma addır. Fuzûlî, Nâbi, Nedim gibi. Bu şairlerin asıl adları başkadır. Ben burada söylemeyeyim de kendisi bir bilene sorup öğrensin, belki o zaman aklında iyi kalır da müstakbel tenkitlerinde daha başarılı olur.

2) Ayaldı’nın gayet orijinal, misli bulunmaz bir namus telâkkisi var. Yazısında şöyle diyor.”… Haydi yazar canı istedi, yaptı diyelim ! Ama ‘Bin Temel Eser Seçim Heyeti’ diye, büyük büyük zevattan müteşekkil bîr heyet de var benim bildiğim. Onlardan birinin olsun meşhur tarihçimize karşı hürmet hissi yok mu? İllâ bu mübarek zat mezarından kalkıp yazarın yakasına yapışmalı, kendi işini, kendi namusunu kendisi mi temizlemeli ?”

Gördünüz mü namus telâkkisini ? Kendisine Aşıkpaşaoğlu dedik diye namusu elden giden müverrih mezarından kalkacak, benim yakama yapışacak ve namusunu temizleyecek. Demek ki ben Aşıkpaşaoğlu demekle onun namusuna taarruz etmişim. Ne şahane fikir.. Ne muhteşem prensip..

3) Yüksek tenkitlerini sıralarken “zade” yerine “oğlu” kullanıldı diye bundan sonra “Fuzûlî” yerine “gereksiz”, “Nâbî” yerine de “yok yok” demek icap edeceğini söylemekten kendini alamıyor. Fuzûlî adını kendisine bırakarak “Nâbî” hakkında da onu biraz aydınlatalım: Nâbî onun sandığı gibi “nâ” ile “bî”den ibaret değil, “saf” mânâsına yelen “nâb”ın mensubiyet şeklidir.

4) Meğer ben bir de cinayet işlemişim. Kemâl Ayaldı’nın özene bezene yazdığı tenkidinin sonlarında şu cümle var:

Bu kabil cinayetlerin vebalini gelecek nesiller hepimizin omuzlarına yükleyecektir.

Anlaşılan bu zat cinayetin de mânâsını bilmiyor. Yahut, kendisine telkin edilen bu yazıyı yazmakla ne kadar gülünç ve zavallı olacağını idrak edemiyor.

Ben Âşıkpaşaoglu Tarihi’ni 1949’da bir defa daha, asıl dili ile ve transkripsiyonla da neşretmiştim. O, popüler değil, ilmî bir neşirdi. Ne Türkiye’de, ne de Batı ilim âleminde kimse Aşıkpaşaoğlu adına itiraz etmedi. Hatta şu son haftalarda, Fatih’in sadrazamlarından Mahmut Paşa hakkında bir eser yayınlayan Ahmet Banoğlu bu eserinin sonuna “Âşıkpaşaoglu Tarihine Göre Mahmut Paşa” başlıklı bir bölüm ekleyerek benim neşrettiğim Âşıkpaşaoğlu Tarihi’ndeki Mahmut Paşa’ya ait bolümü aynen kitabına aldı. Tarihçi olan, yıllardır bu konuda yazılar yazan Banoğlu’nun da bu konuda bir itirazı olmamıştır.

Şimdi sözü bitirelim: Ticarette vurgunculuk olur, ama ilimde olmaz. Aylarca emek çekilerek hazırlanmış bir kitabı on dakikalık çırpıştırma ile yok etmeye kalkanlar ilmin sert şamarını yerler ve ilmî haysiyetleri varsa bundan sonra okuyup öğrenmeden, bir konuya nüfuz etmeden kalem oynatmaya kalkmazlar.

ÖTÜKEN, 25 Eylül 1970, Sayı: 10

H. Nihâl ATSIZ


göktürkçe kitap

Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi
adlı kitabımız çıktı!

Dersleriniz için öğretici bir kaynak ve Göktürkçeyi kolaylıkla öğrenmenizi sağlayacak yararlı bir el kitabı olarak hazırlanan kitabımız hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak ve kitabı satın alabileceğiniz bağlantıları görmek için buraya tıklayın!

Yazı Ayrıntıları