Uçak, süzülerek İnönü Şehitliği yanına inmişti. Uçaktakilerin arasında tek tük olan Başkatibin yardımiyle uçaktan inen Beşeri Şef, arkasında olduğu halde ilerlerken birden bire fırtına gibi bir ses duyuldu. Dönerek baktılar: Pilot Niko Pavlaidis, uçağı havalandırmış ve yanına Beşeri Şefin Başyaveri Orgeneral Karabet Şapşalyan, doktoru Mişon Benyaş ile Daire Müdürü Hamparsum Baronyan olduğu halde kaçmaya başlamıştı.

İsmet İnönü ölü gözlerle, uzaklaşan uçağa bakarak mırıldandı:

- “Gitti…. Gittiler!” yanında kalmış olan son adama hitap etti:

- “Sen dön” dedi. “Başının çaresine bak ve beni yalnız bırak!”

Onunla el sıkışarak vedalaştı ve onu, ilerde görünen yola kadar gözleriyle takip ettikten sonra yeniden dönerek şehitliğe doğru yürümek istedi.

Fakat yürüyemedi…

Çünkü aklın almayacağı, gözlerin inanamıyacağı müthiş bir manzara ile karşılaşmıştı: Karşısında yüzlerce, belki binlerce üniformalı insan dizi dizi, heykel sessizliği ile duruyor, tarif olunmaz bir mana taşıyan bakışlarını onun üzerinden birleştiriyordu.

Karşısındakileri ilkönce Türkçüler sanarak ürperdi. Biraz daha dikkatli bakınca üniformaları tanıdı: Bunlar; İstiklâl Savaşı askerleriydi. Yüreği sevinçle çarparak birkaç adım attı.

“Evlatlarım!” diye haykıracaktı. Fakat sesi boğazında düğümlendi. Çünkü manzaraya alışan gözleri askerlerin gövdesine takılmış ve korkuyla açılmıştı: Bu dizi dizi, sıra sıra askerlerin göğüslerinden ve alınlarından oluk oluk kan sızıyor, toprak kızıllaşıyor, fakat askerler hala dimdik, kendisine bakmakta devam ediyordu.

Şaşkınlık ve korku içinde bir adım daha atarken bir ses girledi:

- “Gelme!… Gelemezsin!…”

Bu ses dağdan dağa yankılanırken Beşeri Şef ölü rengi almıştı. Kısık bir ses çıkardı:

- “Niçin menediyorsunuz? Siz kimsiniz?”

Aynı ses daha sert bir haykırışla cevap verdi:

- “Biz İnönü Şehitleriyiz!… Sen kimsin?”

- “Ben de sizin kumandanınız İsmet İnönüyüm!”

Karşıki diziden bir kişi bir adım ilerliyerek yıldırım sesiyle bağırdı:

- “Ben, İnönünün meçhul şehit neferiyim! Seni tanımıyorum! Kumandan olsaydın yetimlerimi düşünür onları kendi haline bırakamazdın! Kanımızı şarap gibi içerek rahat saraylarda yaşayan sen mi bize kumanda etmiştin? Gelme!… Gelemezsin!…”

İkinci bir şehit, bir adım ilerleyerek daha gür bir haykırışla seslendi:

- “Ben İnönünün meşhûl şehit mülazimiyim. Seni tanımıyorum! Kumandanım olsaydın, dul ve yetim bıraktıkların, kendi mukadderatiyle yalnızken saraylarda oturmaz, bizim mezarımız bile yokken kendine heykeller diktirmezdin!… Gelme!…. Gelemezsin!…

Şef, acı içinde ağlamaklı olmuştu:

- “Sizi unuttum mu snaıyorsunuz? Sizi anmadım mı?

- “Bizi değil, sadece kendini, kendi gururunu andın! Seni doğurarak bu millete görülmedik bir fenalık yapan anana, vekil diye seçtiğin maskaralar vasıtasiyle yalandan aşir okuturken bizim rumuzu sevindirmek için bir mevlût okutmak aklına geldi mi? Memlekette Allah adını yasak ederken bizim Allah, Allah diye can verdiğimizi, en büyük hakkımız olan yaşamak hakkından vazgeçerken Tanrının ulu adını andığımızı düşündün mü? Sen buraya lâyık değilsin… Çekil… Git!…”

Şef perişandı. Bir şey söylemek isterken sağ taraftan bir kasırga sesi işiterek gözlerini oraya çevirdi. Dehşetten bütün kanı donmuş gibiydi. Çünkü baktığı yerde kat kat gökler iniyor ve sıra sıra binlerce, onbinlerce , milyonlarca asker, türlü türlü üniformalariyle, göğüslerinden ve alınlarından kan sızarak kendisine bakıyor ve yıldırım gibi sesler Beşeri Şefin beyninde uğultular yapıyordu:

- “Biz Sakarya Şehitleriyiz. Buraya giremezsin. Çekil, git!…”

- “Biz Dumlupınar Şehitleriyiz. Buraya giremezsin. Çekil, git!…”

- “Biz Çanakkale Şehitleriyiz. Buraya giremezsin. Çekil, git!…”

- “Biz Filistin Şehitleri……..”

- “Biz Kafkas Şehitleri………”

- “Biz Irak Şehitleri…….”

- “Biz Galiçya Şehitleri……”

Bütün şehit dizileri Beşeri Şefi kovuyor ve daha uzak mesafeden haykıran kümelerin sesi daha heybetli çıkıyordu:

- “Biz Pilevne Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Silistre Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz İsrail Şehitleri……. Çekil, git!”

Haykırışlar, dağdan dağa çarpan sesin yankısı gibi uzayıp gidiyor, yalnız yer adları değişiyordu:

- “Biz Kanije Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Mohaç Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Çaldıran Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz İstanbul Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Kosova Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Varna Şehitleri……. Çekil, git!”

- “Biz Niğbolu Şehitleri……. Çekil, git!”

Beşeri Şef bu uğultulu ve heybetli seslerden adeta yeniden sağır olmuştu. Artık işitemiyordu. Fakat en uzaklarda olmalarına rağmen dev yapılı, uzun saçlı ve çekik gözlü kalabalığın haykırışı beynini nasırlaşmış ruhunun içinde gürledi:

- “Biz Malazgird Şehitleriyiz!… Buraya giremezsin!… Çekil!… Git!…

Birden, Beşeri Şefin bakışları sola çevrildi. Oradan da kasırga sesleri geliyordu:

- “Biz Kırım Şehitleriyiz!… Buraya giremezsin!…

- “Biz Azerbaycanlı Şehitleriz!… Buraya giremezsin!…

- “Biz Türkistanlı Şehitleriz!… Buraya giremezsin!…

Sonra aradan korkunç bir feryat yükseliyordu:

- “Moskoflara teslim ederek boğazlattıkların da aramızda!….”

Birden, büyük bir kasırga uğultusu içinde sert bir kumanda sesi… Ses pasaparola halinde uzaklaşa uzaklaşa dipsizliği gezdi. Milyonlarca asker bir anda esas vaziyetinde… Selam borular…

Davudî bir ses:

- Merhaba asker!

- Merhaba Paşam!

Müşir Fevzi Çakmak…

İnönü, Müşiri görür görmez dizüstü düştü.

Müşir sağ eliyle İnönüyü göstererek askere hitap etti:

- Şu gördüğünüz adam, askerî talebeliğinde, zabitleri görsün diye seccadesini koridora atıp namaz kılan seciye!… İstemeye istemeye katıldığı İstiklâl Savaşının istismarcısı, İnönü Zaferinin hırsızı, Lozanda Türk mukaddesatının peşkeş çekicisi, Müslümanlık, Türklük ve Türkçülüğün düşmanı; Başvekilliğinde en feci zulüm ve suiistimallerin, Devlet reisliğinde de en korkunç istibdat ve yâran saltanatının merkezi ve nihayet muhalefetinden ebediyyen kendisi için kurulan muhalefet makamının meccani ve sahtekar lüpçüsü!… Sonunda meccânilik ve lüpçülüğün son basamağı olan “Z” vitamini sayesinde ölüme çare bulunacağını sanırken şimdi şerefli ölüler arasında kendisine yer arıyor! Yeri yoktur!

İnönü, korkuyla bağırıyor, yalvarıyor, ağlıyor, nefesi tıkanarak topraklarda yuvarlanıyor, taş parçalarına tutunmak için mezbuhane gayretler sarfediyordu.

Sahnenin bir köşesinde ak sakallı “Tarih Baba” önündeki büyük kitabın yazısız sayfası açık olarak duruyor, bu kıyamet manzarasına bakıyordu.

Esen, kasırga değil, şehitlerin ruhları idi. Bunlar Beşeri Şefi paramparça etmişlerdi. Şimdi ondan kalan yegâne şey birkaç damla kara boya…

Kasırga, bu kara boyayı Tarih Babanın kitabına doğru sürüklüyor. Ak sakallı ihtiyarsa bu kapkara boyaları ak sayfaların üstüne kabul etmek istemiyerek eliye itiyordu. Fakat kasırga galip geldi ve kara boyalar ak sayfanın üstüne bir iki satır halinde yapışıp kaldı.

Kasırga bir anda dinmişti. Bütün şehitler, bütün ölüler kendi yerlerine gitmişlerdi. Tarih Baba kitabına yazılan iki kara satıra eğilip okuyarak başını kaldırdıktan sonra yüzünü buruşturdu:

- “Yazık!… Kitabım hiç böyle kirlenmemişti!”

- SON -