Hüseyin Nihâl ATSIZ

Atsız bundan sonra, Özel Yüce Ülkü Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başlar ve bu okulda 1939 Haziranına kadar görevine devam eder. 19 Mayıs 1939’dan 7 Nisan 1944 tarihine kadar da Özel Boğaziçi Lisesinde Edebiyat öğretmenliği yapar.

1941 yılında, “Dalkavuklar Gecesi” adlı hiciv tarzındaki romanı yayınlanır. 1 Ekim 1943 tarihinden itibaren de (daha önce kapatılmış olan) “ORHUN” dergisini 10. sayıdan tekrar çıkarmaya başlar.

Atsız, ORHUN dergisinin l Mart 1944 tarihli l5. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun 1944 Şubatında Halkevinde verdiği konferanstaki komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle. devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben bir “Açık Mektup” yayınlar. Başbakanın iki yıl önceki Türkçü sözlerini hatırlatarak, “solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini açıklar. Bu yazıyı müteakip Orhun’un l Nisan 1944 tarihli 16. sayısında “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık mektup” başlığı ile bir yazı daha yayınlar ve bu ikinci mektupta, Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celâl, Ahmet Cevat’ın komünist faaliyetlerini açıklayarak, devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i de istifaya davet eder. Bu kişilerden P. N. Boratav, yıllar önce Atsız ile birlikte Reşid Galib’e Telgraf çeken sekiz kişiden birisidir.

Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa bir zamanda ülkenin gündemini işgal etmeye başlar ve bu durumdan tedirgin olan (zihniyet efradını temsilen) Hasan Ali Yücel, Atsız’ın Boğaziçi Lisesindeki edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. ORHUN dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar kapatılır.
Atsız, ikinci açık mektupta adını verdiği kişilerin faaliyetlerini açıklarken, Sabahattin Ali hakkında da “vatan haini” dediği için, diğerlerinin ve özellikle Hasan Ali Yücel ile Falih Rıfkı Atay’ın teşvikiyle Sabahattin Ali’ye Atsız hakkında hakaret davası açtırılır.

Davanın duruşması Ankara Asliye 3. Ceza Mahkemesi’nde 26 Nisan 1944 günü sabahı başlar. Ancak duruşma salonu milliyetçi gençler tarafından doldurulmuş bulunduğundan, duruşma öğleden sonraya ertelenir. Öğleden sonra iddianamenin okunmasını müteakip taraflara söz verilir. Atsız, o günden bu yana hiç değişmeyecek tarihi tespiti ile savunmasına başlar: “Bir vatanperver olmak sıfatıyla Türkiye’nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarlarken, memleketseverler her türlü darbe ile saf dışı edilmek istenmektedir.” Avukatların da savunmalarından sonra, dava 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir.

Atsız İstanbul’da oturduğu için, trenle Ankara’ya gider ve 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü sabahı Ankara Garı’na varır. Gar, gençler tarafından doldurulmuş bulunmaktadır. Gençler aynı kalabalık ile Atsız’ı önce otele, oradan da adliyeye götürürler. Bu arada adliyenin önü de milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştur. Fakat gençler, duruşma salonuna alınmazlar ve dışarıda polis ile tartışma başlar. Bu olaylarda birçok genç gözaltına alınır. Duruşma ise, 9 Mayıs 1944 tarihine ertelenir. Ertesi gün de tutuklamalar devam eder.

Daha sonraki günlerde ise, başında Falih Rıfkı Atay’ın bulunduğu Ulus gazetesi ile Sertel’lerin yönettiği Tan gazetesinin Atsız aleyhindeki yayınları sonucunda, Atsız’ın üç avukatından biri olan Hamit Şevket İnce, 8 Mayıs 1944’de Ulus gazetesine yaptığı bir açıklama ile Atsız’ın avukatlığından çekildiğini bildirir.

9 Mayıs 1944 günlü duruşmada yargılama biter ve Mahkeme, Atsız’ı 4 ay hapis cezası ile 66 lira 6o kuruş ağır para cezasına mahkum ederse de, daha önce mahkûmiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezaların teciline karar verir.

Ancak Hükümet, Türkçülere karşı topyekûn bir davaya başlamak üzere, önce 10 Mayıs 1944 tarihinde (yani beraatla biten davanın ertesi günü) Atsız, kalmakta olduğu otelde tutuklanır. Müteakip günlerde tutuklamalar ve ev aramalar devam eder, birçok ilim adamı, subay ve Hatta Harbiyeli öğrenciler göz altına alınırlar. Kısacası Hükümet açıkça saldırıya geçer. Bu arada, 18 Mayıs 1944’de bir de resmi tebliğ yayınlanır ve tebliğde Atsız ve arkadaşlarının “Irkçılık-Turancılık” gayesi güderek kurulu düzeni yıkmak istedikleri belirtilir.

Ne için yayınlandığı ertesi gün belli olan bu tebliği müteakip, 19 Mayıs 1944 Gençlik Bayramı münasebetiyle devrin Cumhurbaşkanı “Millî Şef” İsmet İnönü, tarihe 19 Mayıs 1944 Nutku olarak geçen konuşmasında; Türkçülere karşı yapılan son hareketleri tasvip eder ve sonunda da, “vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz” diyerek, Türkçüler hakkındaki hükmü verir.

Tutuklamalar ile birlikte Türkçülere, “tabutluk” denilen hücrelerde işkenceler başlar ve işkenceler 1944 Haziran ve Temmuz aylarında devam eder. Tabutluklar, gerçekten, dikine konulmuş tabut boyutlarında beton oyuklardır. Tepelerinde üç adet beşer yüz mumluk lambalar yakılır, tutuklulardan çoğu ihtiyaçları için bile dışarı çıkartılmazlar. Bu işkence çukurları bilahare Atsız’ın şiirlerinde de zikredilir.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün adeta bir “iddianame” mahiyetindeki nutku ve işkenceleri müteakip, nihayet 7 Eylül 1944 perşembe günü, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde, Türkçülere karşı gizli cemiyet kurmak, düzen düşmanlığı yapmak, hükümeti devirmek vs. isnatları ile “Irkçılık- Turancılık” davası başlatılır. Halbuki bu tarihten yirmi yedi yıl sonra, aynı devlet Atsız’ın yargılanmasına sebep olan uyarılarında belirttiği tehlikeler ile başa çıkamayacak ve Ordunun muhtırası gelecektir!

Kısacası, Hükümet bir yandan Sabahattin Ali’ye vatan haini denmesinin acısını çıkartıyor, diğer yandan da(İkinci Dünya Savaşının da sonucuna bağlı olarak) Stalin’e şirin görünmeye çalışıyordu. Bu arada basında ise sürekli olarak, İnönü ile Stalin’in birlikte çekilmiş bir fotoğrafı yayınlanıyordu. Falih Rıfkı Atay’ın 16 Aralık 1944 günlü Ulus gazetesinde yayınlanan “Bir Dostluğun Sağlam Temelleri” başlıklı yazısı da bu şirin görünme politikasını doğrulamaktadır.

“Irkçılık – Turancılık” davası, 7 Eylül 1944’den itibaren haftada üç gün olmak üzere 65 oturum devam eder ve 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla, arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzerine Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

Atsız, arkadaşları ile birlikte bir süre sonra kendini yeni bir davanın daha içinde bulur. “Kenan Öner-Hasan Ali Yücel Davası” olarak bilinen bu dava 5 Ağustos 1946’da 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde başlar. Yargılama tutuksuz yapılır ve 29 oturum devam ettikten sonra 31 Mart 1947 tarihinde bütün sanıkların beraatine karar verilir. Bu dava devam ederken, Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” adlı romanı yayınlanır.

Bu davadan sonra, 1949 Temmuzuna kadar Atsız’a hiçbir iş verilmez. Bu arada bir süre Türkiye Yayınevinde çalışır. Fakat maddî yönden çok sıkıntı çeker. Buna rağmen, Altın-Işık,Kür Şad, Kızılelma, Özleyiş adlı dergilerde yazılar yayınlamaya da devam eder.

Sınıf arkadaşı olan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun Millî Eğitim Bakanı olması üzerine, Atsız, 25 Temmuz 1949’da, Süleymaniye Kütüphanesi’ne “Uzman” olara’ tayin edilir. 21 Eylül I950 tarihine kadar bu görevde çalışır ve Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine tayin olunur. Bu arada, 1950 yılında “ORKUN” dergisini çıkarmaya başlar.

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Lisesi’nde verdiği “Türkiye’nin Kurtuluşu” konulu bir konferans nedeniyle Cumhuriyet gazetesinin, aleyhine yaptığı gerçeğe aykırı yayınlar üzerine, Bakanlık tarafından hakkında soruşturma açılır. Soruşturmada konuşmasının “ilmî” olduğu sonucuna varılırsa da, 13 Mayıs 1952 tarihinde öğretmenlik görevinden muvakkat kaydı ile alınır ve tekrar Süleymaniye Kütüphanesindeki görevine tayin edilir. Bu görev, Atsız’ın artık son görevi olur ve emekliliğini isteyeceği 1 Nisan 1969 tarihine kadar bu görevde çalışır. Bu arada, 1964 yılında “ÖTÜKEN” dergisini çıkarmaya başlar.

1967’de devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Gaziantep yolculuğu sırasında, bir işçinin “İdareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar” sözüne karşılık Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi üzerine ve Doğuda sol destekli, yabancı himayeli Kürtçülük faaliyetinin de gitgide artması nedeniyle Atsız, Ötüken dergisinin Nisan l967 tarihli 40. sayısından başlayarak seri makaleler yayınlamaya başlar. Bu yazılar üzerine Savcılık tarafından soruşturma başlatılır, ancak yapılan ilk soruşturmada Atsız’a suç isnat edilmez ise de, Ankara’da bölücü kuruluşların dağıttıkları bildiriler ve 23 yıl önceki gibi yaygaralar ile Adalet Partisi’nin bir Diyarbakır Senatörünün de muhalif konuşması üzerine, Bakanlık tarafından Atsız hakkında soruşturma başlatılır ve akabinde de mahkemeye verilir.

Bu dava 6 yıl devam eder ve nihayet 1973 yılında Atsız ve derginin sorumlusu Mustafa Kayabek, Mahkeme Heyetinin çoğunlukla almış olduğu kararla 15’er ay hapse mahkum edilirler. Temyiz üzerine Yargıtay kararı bozar. fakat mahkemenin kararda direnmesi üzerine tekrar temyiz sonucunda karar onanır ve kesinleşir.

Atsız’ın gerçekten rahatsızlığı nedeniyle Haydarpaşa Hastanesinin düzenlediği ve cezaevine konulamayacağına dair raporu dört ay sonra kabul edilemez bulan Adli Tıp, “reviri olan cezaevinde kalabilir” şeklinde rapor verir. Bunun üzerine de Atsız, 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı cezasının infazı için evinden alınır ve Toptaşı Cezaevine sevk edilir. Burada kırk kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir süre sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevine nakledilir.

Bunun üzerine birçok ilim adamı, üniversite mensubu ile çeşitli dernekler tarafından devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e başvurularak, Atsız’ın affedilmesi istenir. Atsız, suç işlememiş olduğunu belirtip af talebinde bulunmasa da, Fahri Korutürk yetkisini kullanarak Atsız’ın cezasını affeder. Böylece Atsız, cezaevinde yaklaşık 2.5 ay kaldıktan sonra 22 Ocak 1974 Salı günü akşama doğru saat 17’de tahliye edilir.

10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı geçirdiği bir kalp krizinden sonra, 11 Aralık 1975 Perşembe günü akşamı yeniden bir kriz geçirir ve yetmiş yıllık bir hayattan sonra Atsız ebediyete intikal eder.

13 Aralık 1975 Cumartesi günü, onun fikirleriyle yetişmiş bir insan seli ile ikindi namazını müteakip Kadıköy’deki Osmanağa Camiinden alınan naaşı Karacaahmet Mezarlığına kadar omuzlarda taşınır ve Karacaahmet’de kardeşi Nejdet Sançar’ın yanında toprağa verilir…

Kardeşi Sançar’ın ölümü üzerine Ötüken dergisinde çıkan yazısının sonunda, Sançar’ın 1944 davasında yapmış olduğu savunmanın son cümlesini tekrar eder, ki “ATSIZ HOCA” için de söylenebilecek söz herhalde budur:

“Türk ırkı sağ olsun…”

Atsız Hoca, bütün ömrü boyunca inancının ve inandığı değerlerin mücadelesını vermiş, bu yüzden yargılanmış, defalarca işinden çıkarılmış, fakat hiçbir zaman yılmamış ve hiçbir zorluk karşısında politik davranmamıştır. Onu bir zamanlar “aşırılıkla” suçlayanlar, yakın zamanda binlerce gencin ölümüne sebep olmuşlar, şimdi de yeni Sevr taslakları ile karşı karşıya kalmışlardır. Ülkenin maddi ve manevi hali ise yürekler acısıdır.

Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, 1978 tarihli bir yazısında Atsız hakkında aynen şöyle diyor:

“Büyük ilim ve fikir adamları, yalnız sağlam ilmî eserler verenler değil, aynı zamanda 40-50 yıl sonra olacak hadiseleri önceden görerek, fikir mücadelesine girişenlerdir: Nihâl Atsız’ın, milliyetçilik çizgisinden sapan birkaç kişiyi zamanın başbakanına açık mektuplar yazacak kadar önemli saymasını, bizim de dahil bulunduğumuz, bazı kimseler ve çevreler kavrayamamışlardı ve aşırı gayretkeşlik, şovenlik saymışlardı. Aradan 35 yıl geçtikten sonra birkaç kişinin ektiği tohumların yeşererek bütün memleketin varlığını açıktan açığa tehdit edecek derecelere geldiğini görenler, o mücadelelerinde Nihal Atsız’ın ne kadar haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır.”

          

göktürkçe kitap

Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi
adlı kitabımız çıktı!

Dersleriniz için öğretici bir kaynak ve Göktürkçeyi kolaylıkla öğrenmenizi sağlayacak yararlı bir el kitabı olarak hazırlanan kitabımız hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak ve kitabı satın alabileceğiniz bağlantıları görmek için buraya tıklayın!

Yazı Ayrıntıları